Kadını eşit yurttaş olarak gören bir toplum muyuz, yoksa kelimeleri değiştirerek zihniyeti gizlemeye mi çalışıyoruz?
Sosyal medya çağında bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Fakat aynı hızla bilgi kirliliği de büyüyor.
Bir paylaşım yüz binlerce kişiye ulaşabiliyor; doğru olsun ya da olmasın. Bu nedenle bugün yalnızca “Ne söylendi?” sorusunu değil, “Bu söz neye dayanıyor, hangi anlamı taşıyor ve hangi zihniyeti besliyor?” sorusunu da sormak gerekiyor.
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada, yeni kurulmuş muhafazakâr çizgideki bir siyasi partinin genel başkanına ait olduğunu öğrendiğim bir paylaşım dikkatimi çekti. İlerici olarak tanıdığım pek çok kişinin de bu yazıyı kendi sayfalarında paylaşması üzerine, konu üzerinde yeniden düşünme ihtiyacı hissettim.
Bu yazıyı kaleme alırken farklı görüşlere başvurdum. Özellikle değerli arkadaşım Özden İlhan’a katkıları ve desteği için teşekkür ediyorum.
Meselenin merkezinde ise basit gibi görünen ama aslında toplumun zihniyet dünyasına ilişkin önemli bir soru var:
Kadın mı, bayan mı?
Bir mağazaya girdiğimizde önce vitrinden etkilenir, ardından içeri gireriz. Toplumsal tartışmalarda da bazen biçim, özün önüne geçer. Sözcükler yalnızca birer kelime değildir; toplumların tarihini, kültürünü ve bakış açısını da taşırlar.Benim açımdan “kadın” ve “erkek” ifadeleri, cinsiyeti doğrudan ve açık biçimde ortaya koyan Türkçe kullanımlardır. Nitekim günlük hayatta da bunun çok sayıda örneğini görüyoruz:
Türkiye Kadınlar Basketbol Takımı…
8 Mart Dünya Kadınlar Günü…
Kadın futbol takımı…
Kadın giyim reyonu…
Erkek giyim reyonu…
Kadın WC…
Kadın doğum…
Tıp literatüründe de kadın ve erkek ifadeleri birlikte ve açık biçimde kullanılıyor. Bir örnek vereyim…
“Yapılan araştırmalarda akciğer kanseri görülme sıklığı kadınlarda daha az, erkeklerde daha fazladır” diyoruz.
Kimse bilimsel bir metinde bunun yerine sürekli “bayanlarda” ifadesini kullanmıyor.
Peki mesele gerçekten yalnızca bir kelime tercihinden mi ibaret?
Bence değil.
Atatürk'ün dilindeki eşitlik vurgusu
Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk’ta söze “Efendiler” ya da “Muhterem Efendiler” diyerek başlaması da bu açıdan dikkat çekicidir.
Buradaki “efendi” sözcüğü doğrudan bir cinsiyet tanımlaması değildir. “Beyefendi” veya “hanımefendi” kullanımında ise bu hitaba cinsiyet unsuru eklenmektedir.
Cumhuriyet’in temel anlayışlarından biri de eşit yurttaşlık fikridir.
Nitekim 1934 tarihli Soyadı Kanunu ve bunu takip eden düzenlemelerle toplumsal statü ve ayrıcalık ifade eden birtakım unvan ve lakapların kullanımının sınırlandırılması, Cumhuriyet’in yurttaşlık anlayışıyla birlikte değerlendirilmiştir.
Buradaki temel fikir açıktır: Kimse doğuştan diğerinden üstün değildir.
“Hanım” nereden geliyor?
“Hanım” kelimesinin kökeni üzerine anlatılan meşhur Cengiz Han-Börte hikâyesi de Türk kültüründeki kadın konumuna ilişkin ilginç bir anlatı olarak karşımıza çıkar.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Tarih boyunca kullanılan unvanların kökenleri konusunda farklı görüşler ve etimolojik açıklamalar bulunabilir. Bu nedenle sosyal medyada sıkça anlatılan tarihî hikâyeleri, kesin tarihsel gerçekler gibi aktarmadan önce kaynaklarına bakmak gerekir.
Türk tarihindeki “katun/hatun” kavramı ise çok daha sağlam tarihsel izlere sahiptir.
Eski Türk devletlerinde hatun, hükümdarın eşi olarak yalnızca sembolik bir konumda değildi. Özellikle Göktürk ve Uygur dönemlerine ilişkin kaynaklarda kadınların devlet yönetiminde ve diplomatik ilişkilerde belirli roller üstlendiğine ilişkin örnekler bulunmaktadır.
Bu da bize önemli bir şeyi hatırlatıyor: Türk tarihinde kadın, yalnızca evin içinde tanımlanan bir figür değildir.
Sorun kelimede mi, zihniyette mi?
Bugün “bayan” sözcüğünün giderek daha az kullanıldığını görüyoruz. Buna karşılık “kadın” sözcüğü, hukuktan spora, tıptan akademiye kadar hayatın her alanında doğal biçimde kullanılmaya devam ediyor.
Benim asıl itirazım da tam burada başlıyor.
Eğer “kadın” kelimesinden rahatsız olunuyor ve onun yerine sürekli “bayan” denilmesi tercih ediliyorsa, mesele artık yalnızca dil meselesi olmaktan çıkar.
Çünkü kelimeleri değiştirmek, zihniyeti değiştirmek anlamına gelmez.
Bir toplumda kadınlara yönelik aşağılayıcı ifadeler, küfürler, hakaretler ve ayrımcı deyimler hâlâ yaygın biçimde kullanılıyorsa; yalnızca “bayan” kelimesini tercih etmekle toplumsal eşitlik sağlanamaz.
Asıl mücadele edilmesi gereken şey, kadını küçümseyen, aşağılayan ve erkeği merkeze koyan dilin kendisidir.
“Fahişe”, “kahpe”, “kaltak”, “yosma” gibi hakaretlerden tutun; kadınları aşağılayan onlarca deyim ve argo ifadeye kadar uzanan geniş bir dil dünyamız var.
Üstelik bunların önemli bir bölümü günlük konuşmalarda hâlâ sıradanlaştırılabiliyor.
İşte benim için asıl mesele burada başlıyor.
Kadın kelimesine itiraz etmek yerine, kadını aşağılayan zihniyete itiraz etmeliyiz.
Çünkü mesele bir kelimeden çok daha büyük
Bir ülkede kadın doktor, kadın avukat, kadın öğretmen, kadın sporcu diyebiliyor; kadınların siyasette, akademide, bilimde, sanatta ve iş dünyasında eşit temsilini savunabiliyorsak, mesele yalnızca bir hitap sözcüğüne indirgenemez.
Sorun “bayan” mı “kadın” mı tartışmasından çok daha derindedir.
Asıl soru şu: Kadını eşit yurttaş olarak görüyor muyuz?
Kadının kendi hayatı hakkında karar verme hakkını, eğitim hakkını, çalışma hakkını, siyasete katılma hakkını ve insan onuruna yakışır biçimde yaşama hakkını gerçekten savunuyor muyuz?
Eğer bunların cevabı “evet” ise, tartışmanın merkezine kelimeleri değil zihniyeti koymamız gerekir.
Çünkü demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir.
Demokrasi; eşitliktir, özgürlüktür, insan haklarına saygıdır ve farklılıklar karşısında aynı yurttaşlık hukukunu savunabilmektir.
Bu değerler güçlenmedikçe, kelimeler üzerinden yürüttüğümüz tartışmaların çoğu yüzeyde kalacaktır.
Ben sanatçıyım, akademisyenim, bürokratım, hekimim, ev hanımıyım; “Bana ne siyasetten?” diyorsanız, elbette sözüm size değil.
Siz yolunuza böyle devam edebilirsiniz.
Ama bir gün hepimizin kapısını çalabilecek bir mesele karşısında “Dünyada ne oluyor?” diye sormak zorunda kalacağımızı da unutmamak gerekir.
Çünkü toplumları değiştiren yalnızca büyük siyasi kararlar değildir.
Bazen bir kelime, bir deyim, bir hitap biçimi bile toplumun zihnindeki büyük bir değişimin işareti olabilir.
Ve bugün yapılması gereken, kelimeler üzerinden birbirimizi suçlamak değil; eşit, özgür, demokratik ve insan haklarına dayalı bir toplumun dilini birlikte kurmaktır.
Gerisi: “Du bakalım ne olacak” demeye kalıyor…
Sevgiler…
Dr. Mustafa Torn